Bunaldım

İki hafta önce bize bir ödev vermişler ama bir ödev vermişler ama öyle bir ödev vermişler ki yani. Bugün sisteme yüklemem gerekiyor ve ben sadece üç paragraf yazdım. İçim dışıma çıktı sanırım, çok bunaldım.

Arada kaytarmak için yemek yiyeyim dedim. Azıcık ayran boşalttım bardağa, bir baktım star wars yazısı çıkıyor. Heyecanla makine, telefon flaşı vs. derken bir sürü fotoğraf çektim yine ama hepsi yine kötü. RAW modunda çekmek istemiyorum artık, onunla uğraşmak ayrı sıkıcı bir şey. Sevemedim…

Kitaplarımı da okuyamadım bu süreçte tabii. Daha yapmam gereken üç ödev ve okumam gereken dört makale var. Bu gidişle okulu bırakacağım herhalde :((

sanatsaldeğil

Telefondan bloga girince grain hatası çok da belli olmuyor ama ben buraya yüklediğimde çok kötü görünüyor. Bilgisayardan bloga girildiğinde nasıl göründüğüne dair hiçbir fikrim yok. Umarım ileride bu bloga baktığımda “Ne salakmışım” diyebilirim. Şu problemi çözmeden fotoğraftan soğumak istemiyorum 😀

Reklamlar

Tarihe not düş…

Bugün daha bir hevesliydim fotoğrafa, okulun kütüphanesinden HENRY CARROLL: İYİ FOTOĞRAF ÇEKMEK İÇİN BU KİTABI OKUYUN ve vilem flusser: bir fotoğraf felsefesine doğru kitaplarını aldım. Kitaplar daha başlıkları nedeniyle ilginç çünkü aynı yazdığım gibi ilk kitap tamamen büyük harflerle diğeri de küçük harflerle yazılmış. İkisi de özünde kısa kitaplar. Bu hafta sonu kendimi fotoğrafa versem iyi olacak çünkü fotoğraf ve göstergebilim hakkında bir şeyler yazmam ve fotoğraf incelemem lazım. Ne fotoğrafı inceleyeceğimi de bilmiyorum. Aslında ilk savaş foto muhabirinin fotoğraflarını inceleyebilirim belki ama emin değilim. Neyse.

Oldum olası ışıkla oynamayı sevmişimdir. Odamı toplamam gerekirken aklıma tırnak stickerlarım geldi, gözüm de lambama ilişti, sonra aynamı aldım telefon flaşı derken ortaya hiçbir şey çıkmadı yine. Ama ben yine de tarihe not düşmek istiyorum. Bugün bir başlangıç yaptım sayılır.

Fotoğraflarda çok kötü gözüken bir netlik problemi var. Valla platformdan platforma fark ediyor. Çok can sıkıcı…

Bu hobi gittikçe bünyemi ele geçiriyor.

sanatsal
Bunun netliğiyle çok oynadım.
sanatsaldeğil
Bu orijinaline daha yakın, renkler daha romantik daha sıcaktı.

Telefondan çektirilmişler

Okula konferansa gelen eski TRT spikeri diyordu bunu; “Fotoğrafı makina çekiyor sen mi çekiyorsun, çektirmektir onun doğrusu.” O ara Mirkelam’a da laf atmıştı da yedirir miyim Mirkelam’ı? Yedirdim, banane…

Kayseri epey sisli oluyordu, telefondan çektirdiğim fotoğraflar da böyle minnoş oldu sis sayesinde. Görüntü yönetmenlerinin sisle kafayı bozmalarına şaşmamalı. Gerçi Feza Çaldıran onun ayarına dikkat edilmesi gerektiğini söylemişti bir atölyede. Yoksa iş tezeğe sarabiliyormuş. Bu arada çok görüntü yönetmenliği söyleşisine, atölyesine vb. katıldım ama hala bir yere gelebilmiş değilim. Hobi olacak bir iş olmadığını anlayınca bayağı yıkılmıştım zaten. Başka hobiler edinmem gerek…

Photoshop bir nimet

Çektiğim fotoları incelerken acaba dedim gerçekten benim kullanmamdan mı kaynaklanıyor bu kumlu görüntü. Makinamı araştırdım biraz, fiyatları uçmuş :((. Problemi de lensinden de kaynaklanıyor, çeşitli ayarlarla noise veya grain denilen hatanın önüne geçilebiliyormuş. Hemen denedim. Çok profesyonel olmasa da aradaki fark bariz ortada;

ku
RAW modunda çektiğim oynanmamış fotoğraf
_MG_8997
Photoshop’ta grain hatasının düzeltilmiş hali. Ama önüme çıkan ekranla yapmadım, photoshop’un filtrelerinden yaptım.

Barthes Ağlıyor Mezarında – Mana İçermeyen Fotoğraf Denemelerim

Üniversitedeyken ilk senemizde fotoğrafçılık dersi almıştık. Tabi slayttan hoca bir şeyler yansıtıp bir şeyler anlatıyordu. Hala hatırlamıyorum ne anlattığını. İkinci sınıfta da uygulamalı olarak ders aldık. Oldum olası birilerinin bana program, makine öğretmesinden nefret etmişimdir. İlla kendim çözeceğim, en azından başlangıç için elim yatkın öğrenmeye. Ama sanırım o eğitimlerde hocanın yanında olmadığım için sadece kendi çapımda başlangıç seviyesi öğrenebildim hakikaten çünkü çe-ke-mi-yor-um.

Makinaya da iyi bakamamışım, kumlu kumlu görüntüler… Neyse zaten fukara makinesi, Canon 100D, biraz öğreneyim geliştirene kadar, daha iyisini alacağım. Daha ergonomik olanını, EOS 100D hafif olsa da yirmi dakikaya boynumu ağrıtıyor. Ekranı dokunmatik ne işe yarıyor bilmiyorum, dokunmatik ekranlı olmayan makineleri kullanırken beni çıldırtmaktan başka bir işe yaramadı :))

“Makine” mi “makina” mı bu arada? Gavurlar direk “camera” diyorlar.

1
Ablamın ruju, sürmeden hemen çektim 🙂
2
Roland Barthes’ın Camera Lucida’sında fotoğrafik şok kategorisinde göstermek dahi istemeyeceği bir eserim.
IMG_5802
Özünde saldırgan bir hayvan olan ayıyı kapitalizmin nasıl metalaştırdığını betimlemeye çalıştım, yersen.
IMG_8910
Merceğin önüne not kağıdı takınca blurlu oldu, aslında bundan iyi şeyler çıkabilir. Sansür konulu bir sergi açarsam bir gün bu fotoyu hatırlayın 🙂
IMG_8955
Bunun bir sürü çeşidi var, kameranın ekranında gayet güzel duruyorlardı. Bilgisayarda görünce şok oldum, elim hep titremiş tabi yukarı bakarken, titrek çıkmışlar 😦

IMG_5814

 

Babaannemin Yaradılışı

Mavi sisler arasında pek çok çıplak bebek dünyaya gitmeyi bekliyordu. Melekler onların yapımıyla ilgileniyordu, şayet Tanrı artık sıkılmıştı.

Tanrı yine de teftişteydi, bir bebeği görünce duraksadı, dikkatlice ona baktı. Yolunda gitmemiş bir şeyler vardı ama ne olduğunu tam olarak da anlamıyordu. Meleğe sordu:

– İlginç, ne koydun sen bunun içine?

Melek kaşlarını kaldırarak taşralı bir tavırla Tanrı’ya yan yan baktı, Tanrı’nın boyu çok uzundu. Melek parmaklarını sayarak bir şeyler fısıldadı ve tekrar Tanrı’ya bakarak: “Toprak?” dedi.

Tanrı şaşırdı ama çok da üzerinde durmadı. Çenesini sıvazlayarak; “İyi bakalım, gönder gitsin…” dedi.

Melek yeryüzüne bir portal açarak bebeği buradan aşağıya attı, suratında hala Tanrı tarafından sorgulanmanın verdiği endişe vardı.

Aradan doksan yıl geçmişti, Tanrı huzur dolu makamında oturuyordu. Onun oturduğu koltuktan başka bir şey yoktu odasında, hatta kapı bile yoktu. Birden Azrail Tanrı’nın huzuruna destursuz çıktı. Elindeki tırpanını Tanrı’ya fırlatarak bağırdı:

– Ne yarattın sen?!

Odanın içinde hışımla voltalar atıyordu:

– Yedi kere kalp krizi yolladım, üzerinden tır geçti,  gelinleri tarafından bıçaklandı, oğulları ormana bırakıp kaçtı, ormanda onu ayı ısırdı. Niye ölmüyor bu kadın niye?!

Tanrı Azrail’in dediklerine anlam veremiyordu.  Soru sorarcasına yüzüne bakıyordu sadece.

– Cebrail emekli oldu, İsrafil zaten yan gelmiş yatıyor bir de beni eleştiriyorlar. Neyse ki Mikail meşgul de o dalga geçmiyor.

Tanrı hiddetle bağırdı:

– Ne diyorsun hiçbir şey anlamıyorum!

Ses tonu beklediği etkiyi yaratmamıştı, mizacında agresiflik yoktu.

– Ne mi oldu? 90 yaşındaki bir kadının canını alamıyorum,ölmüyor bir türlü. Ne yarattın sen?

Tanrı’nın zihninde hayal meyal “Toprak?” diyen melek canlandı. Melek hemen yanı başında belirdi. Tanrı uzun boyuyla tepesine dikilip sordu; “Ne koydun o bebeğin içine?”

Melek korkuyla parmaklarını saydı ve titrek sesiyle “Topraak?” dedi. Tanrı kendi alnına bir şaplak attı, Azrail ve diğer üçü hariç tüm melekleri biraz akıldan yoksun yaratmıştı. Bunun bir bedeli olacağını biliyordu.

O anda yeryüzünde fındık bahçesinde yere yığılmış ama bastonuna tutunan bir kadın, feri gitmiş gözlerini uzaklarda gezdirip sırıtıyordu: “Yalağuz gel yalağuz, ehehehe.” Öksürmeye başladı, aklında papaza yaptıracağı büyü ve ahıra dönmek üzere olan inekleri vardı.

To be continiued, canım istediğinde…

Yeni başlangıç

Blog maceram üniversite ikinci sınıfta ani bir yükselişle başlayıp tek gecede son bulmuş. Harika, şuanda yüksek lisans öğrencisiyim ve geçmişimden olan bu parçaya hayret ediyorum.

WordPress’e üye olurken bir de baktım zaten üyeliğim varmış, kendime epey bir sövdüm. Bugüne kadar üye olmadığım uygulama kalmamış ama ben hiçbirinde istikrar gösterememişim. Bunda da yine bir garantim yok ne yalan söyleyeyim.

İngilizcem berbatmış, hala çok düzelttiğim de söylenemez.

ps: O gece o satırları yazarken yurtta odamda yalnızdım, ışıklar kapalıydı ve ben yüksek sesle sanırım Haggard dinliyordum. bileğime bir el dokundu ve çığlığı kopardım. Meğer yabancı arkadaşım gelmiş beni ziyarete. İnsan ışığı yakar. Sonra ne meret bir korkak olduğumu görünce benden korku hikayesi yazarı olmaz diye düşündüm herhalde ki bırakmışım.

Neyse ismimi falan değiştireceğim. Eğer olur da birileri burayı okursa bir gün diye yazmadım bunları, hepsi gelecekteki sidikli kedi’ye geçmişten bir not. Ama sevgili kendim, çok da yüksek bir hedefim yok, derslerden bunalınca buraya kaçacağım. Sıkıldığım zamanlarda kendi içimden hikayeler uydurup gülmektense buraya aktarırım.